Sınırdan Geçemeyen Deneyim
· Aslı Aydemir Aytaç
Eşim ve 6 yaşındaki kızım parktan döndüler.
Kapıyı açtığımda, Hayal her zamanki gibi duvarın arkasına saklanmıştı.
Benden o malum soruyu bekliyordu: “Hayal nerede, parkta mı kaldı?”
Tam konuşacakken heyecanla bana doğru koştu.
Ve elinin üzerine düştü.
Gözyaşları içinde bağırıyordu:
“Anne, acımasın!
Anne, acımasın!”
Göz yaşlarını silerken ona sımsıkı sarıldım.
Yaşam, olması gerektiği gibi değildir.
Olduğu gibidir.
Elinin üzerine düşersen,
Elin acır.
Yaşam, içinde her şeyi barındırır:
Zorluğu da kolaylığı da.
Soğuğu da sıcağı da.
Felaketi de mucizeyi de.
Her an her şey olabilir:
Güvende hissedebilirsin ya da sarsılabilirsin.
Kahkaha atabilirsin ya da gözyaşlarına boğulabilirsin.
Yaşamda ne varsa,
Senin onunla karşılaşma ihtimalin de var.
Bu yaşamanın doğal akışı.
Acı ise, akışa direnmenin doğal bir sonucu.
Yaşam ile arana mesafe koyuyorsun.
Onun sadece bir kısmını istiyorsun,
Sadece bir kısmını umuyorsun,
Sadece bir kısmını kabul ediyorsun.
Hep güvende olmak,
Hep iyi hissetmek,
Hep varmak istiyorsun.
Bir de hiç olmak istemediğin yerler var:
Kaza geçirmemek,
Hiç üzülmemek,
Asla zorlanmamak…
Kafanın içinde kurguladığın bir dünya var:
İhtiyaçların,
Korkuların,
Doğruların ile inşa ettiğin bir yığın bu.
Beklenti yığını.
Dışarıdaki dünya, bu beklentiye uysun istiyorsun,
Her an.
Evden çalışacağın gün hava pırıl pırılsa,
“Şansa bak, ben evdeyim hava ne kadar güzel!” diye hayıflanıyorsun.
Dışarıda programın varken yağmur başlasa,
“Yağacak bugünü mü buldu?” diye canını sıkıyorsun.
En ufak bir detay senin ritmine, arzuna uymadığında,
Yaşamla kavgaya tutuşuyorsun.
Buradaki sıkıntı şu:
Dış dünya, çoğunlukla senin ritmine, zamanına veya arzuna uymuyor.
Bu nedenle, içindeki o derin acı hiç dinmiyor.
Dünya, senden bağımsız, kendine özgü akıyor:
Dağlar yükseliyor.
Okyanuslar genişliyor.
Kıtalar yer değiştiriyor.
Volkanlar patlıyor.
Üstelik, milyarlarca yıldır.
510 milyon metrekarelik bu koca gezegende, kapladığın yer sadece 0,1 metrekare.
Her şey seninle ilgili değil.
Aslında, hiçbir şey seninle ilgili değil.
Sen yalnızca var olan bir akışa tanık oluyorsun.
Oysa, bir tanık için kendini çok fazla hırpalıyorsun:
Mutlu olabilmek için bitmek bilmeyen bir mesai harcıyorsun.
Kafanın içinde yaşıyorsun:
Sürekli kurguluyorsun.
Yönetiyorsun.
Kontrol etmeye çalışıyorsun.
Çünkü içeride iyi hissetmiyorsun.
“Dış dünya kafamdakine uyarsa, İçeride iyi hissederim.” sanıyorsun.
Yanılıyorsun.
İçin acırken, dışarıda neyi değiştirirsen değiştir,
O acı dinmeyecek.
Önce içindeki ile tanışmalısın.
Dışarısı ile işin yok.
Sen 4,5 milyar yıl önce ortaya çıkan bir gezegende dünyaya geldin.
Sana kadar buradan 117 milyar kişi geldi ve geçti.
Bugün bu gezegende yaşayan 8,5 milyar insandan birisin.
Ortalama yaşam süren, 80 yıl.
Dışarıda yakalayacağın tek bir mutlu an için
Kafanda günler, aylar, yıllar harcıyorsun.
Yazık ediyorsun.
Her an “olanla” mutlu olabilecekken,
Mutluluğun peşinde koşmak neden?
Zihninden çık.
Kalbini aç.
İkisi aynı anda olmaz.
Kızımın o an hissettiği acının iki sebebi vardı:
Bir: Eli sahiden acıyordu. (Fiziksel acı)
İki: Eli acısın istemiyordu.
İki numaraya ben sınırdan geçemeyen deneyim acısı diyorum.
Kafanda bir beklenti oluşturduğunda, aslında yaşamın etrafına bir sınır çiziyorsun:
“Sadece bu sınırlar içindekini kabul ediyorum.” diyorsun.
“Yarın güneşli olsun.” dediğinde, “Sadece güneşli olursa iyi hissederim.” demiş oluyorsun.
“Beni arasın.” dediğinde, “Sadece ararsa mutlu olurum.” şartını koyuyorsun.
Oysa yarın yağmurlu olabilir,
O telefon hiç çalmayabilir.
Sen sadece kendi çizdiğin sınırın içindekine kalbini açtığın için
Yaşamak ağırlaşıyor.
Kızımın beklentisi kahkahaydı.
Ama yaşam ona bir kaza sundu.
Bu deneyim, kalbini kapattığı yerden geldi.
Bu nedenle, "Anne acıyor!" diye değil,
"Anne acımasın!" diye bağırıyordu.
Eğer sadece fiziksel acıya ağlıyor olsaydı,
Acısı daha az olacaktı.
Ama yaşam, kalbinin kapalı olduğu yerden geldi.
Deneyim, onun koyduğu sınırları aşamadı.
Böylece, direnç başladı ve acının miktarını kendi elleriyle artırmış oldu.
***
Öyle görünüyor ki, yaşamda şu ana kadar deneyimlediğin ve zorlandığın ne varsa:
Acı, hüzün, kayıp…
Hepsi ile yolun bir kez daha kesişebilir.
Yaşamın doğası gereği böyle.
Onları itmeyi bırak.
Gerçeği, olduğu gibi, yorumsuz kabul et.
“Başarısız oldum.”
“Terk edildim.”
“Yastayım.”
Gerektiği kadar gerçeğinin içinde kal.
Bunların hiçbiri sorun değil.
Bunları her biri, yaşamın bir parçası.
Anımsa:
Yaşam, olması gerektiği gibi değildir.
Çünkü “olması gereken”, senin kafanda.
Yaşam, olduğu gibidir.
Kalbini aç.
Olanın olmasına izin ver.
Göreceksin:
En ağır olanlar bile gelecek ve geçecek.