← NOTLAR'a dön

Sen İklimsin

· Aslı Aydemir Aytaç

Bir zamanlar, sokaklarda gösteri yapan iki akrobat varmış.
Usta akrobat, bir gün öğrencisine şöyle demiş:
“Sen beni izleyip dengede kalmama yardım et.
Ben de seni izleyip düşmemen için destek olayım.
Böylece performansımız bozulmaz ve para kazanmaya devam ederiz.”

Genç öğrenci derin bir anlayışla yanıtlamış:
“Hayır efendim. Bence her birimiz öncelikle kendi dengemize dikkat edelim.
Eğer ben kendi dengemi korursam, sen de seninkiyle ilgilenirsen,
Birbirimizi zaten desteklemiş oluruz.”

2012 yılından bu yana profesyonel koçlar yetiştiriyorum.
2025 yılına kadar 9.500+ kişiye eğitim verme şansım oldu.

Eğitim esnasında en sık aldığım sorulardan bazıları şöyle:
“Sen olsan bu durumda ne sorardın?”
“Burada ne söylenebilir?”
“Şimdi ne yapmak gerekir?”

Uzun zamandır bu sorulara tek bir cevabım var:
“Önemli olan, bu değil.”

Önemli olan, ne sorduğun değil.
Önemli olan, ne söylediğin değil.
Önemli olan, ne yaptığın değil.

Önemli olan, o anda içinde neler olduğu.

Günlük yaşantımda etrafı gözlemlemeyi seviyorum.
Hayatın doğal akışı içinde de öğrencilerim gibi,
Önemsedikleri kişilere iyi gelmek için çaba gösteren insanlara rastlıyorum.

Ebeveyn olarak,
Evlat olarak,
Arkadaş olarak,

Çocuklarına, anne-babalarına, yakınlarına iyi gelmek istiyorlar.
Bu uğurda, daima bir şeyler yapıyorlar:
Cömertçe konuşuyorlar.
Sevdikleri kişinin bir işini hallediyorlar.
Ona maddi destekte bulunuyorlar.

Duruma göre, eylemlerin içeriği değişse de:
“Seni seviyorum ve sana iyi gelmek istiyorum.”
Bunu gösterme gayreti sırasında,
Daima hareket var.

Nitekim, içine doğduğun toplum, ilk andan itibaren,
Hareket halinde olup bir şeyler yapman ile ilgileniyor.
Ve yaptıklarının dışarıdan nasıl göründüğü ile.

Sana yaşamın süresince soruyu farklı şekillerde ama hep 2-basamaklı soruyor:
Ne yapıyorsun?

Yaptığın dışarıdan nasıl görünüyor?

“Önemli olan bu.” diyor.
Hayır, değil.

Çünkü bu iki boyutlu, sığ bir bakış açısı.

Nedenini örnekler ile anlatayım:

Bir anne, çocuğu sınavda başarılı olsun diye yıllarını veriyor.
Sonuçta, çocuk sınavda yüksek derece elde ediyor.
Toplum, bu anneyi başarılı olduğu için alkışlıyor.

Görünmeyen tarafta:
Çocuk annesinden korkuyor ve onun doğrularınca bir hayat kurmaya çalışıyor.
Anne, stresten hastalanıyor.

Bu hikâyede,
Bir sınav başarısı,
Sağlığı elden giden bir anne,
Kendisi olmayı güvenli bulmayan bir çocuk,
İçtenlikle kurulamamış bir ilişki var.

Şimdi:
Bu anne, başarılı bir anne mi?

Bir adam, eşi çok istemesine rağmen onun çalışmasını desteklemiyor.
“Ben ikimiz için de para kazanacağım, sen boş ver.” diyor.
Nitekim, zaman içinde hem statü hem çok para kazanıyor.
Bu çift, uzun zamandır evli.
Toplum, bu çifti zengin diye bir yere koyuyor.

Görünmeyen tarafta:
Kadın, geceleri gizli gizli ağlıyor.
Uyuyabilmek onun için büyük bir lüks.
Adam, öfke patlamaları yaşıyor.
Eşine anlatamadığı değersizlik ve yetersizlik hisleri ile boğuşuyor.

Bu hikâyede,
Kazanılmış güç ve para,
Görülmeyen bir kadın,
Değersiz ve yetersiz hisseden bir adam,
Gerçeklerin konuşulamadığı bir evlilik var.

Şimdi:
Bu çift zengin bir çift mi?

Soruların cevapları önemsiz.
Sorular sadece, görünmeyeni de hesaba kattığında görüş açının değiştiğini görmen için.

Soruların cevapları önemsiz çünkü hepsi sadece birer etiket.
“Başarılı” etiketi.
“Zengin” etiketi.
“Güçlü” etiketi.

Ne olursa olsun,
Tüm etiketler seni sınırlıyor.

Oysa bu örneklerde yer alan insanlar da senin gibi,
Bir etikete sığmayacak kadar sınırsız.
Bir etiket ile sınırlandırılamayacak kadar insan.

Mooji’nin vurguladığı gibi:
“Gerçek sen, tanım gerektirmez.
Varlığının açıklamaya değil, farkındalığa ihtiyacı var.”

Buna rağmen yaşamını,
Ne yaptığına,
Sonucunda ne elde edeceğine adamış durumdasın.
Hangi etikete ihtiyacın varsa, ona göre hareket ediyorsun.

Yanındakilere iyi gelmek istediğinde de durum aynı:
İyi ebeveyn,
İyi eş,
İyi çalışan

Olmak için daima hareket halindeyken, en önemli şeyi gözden kaçıyorsun:
Çocuğun ile oynarken, ne yemek pişireceğini düşünüyorsun.
Eşin ile sohbet ederken, ertesi gün ne giyeceğini aklından geçiriyorsun.
Arkadaşını dinlerken, alışveriş listesi yapıyorsun.

Yaşam ile senkronize değilsin.
Ve bu, dışarı yansıyor.

Dışarı yansıyanlar,
Bir iklim oluşturuyor.

Bu iklim, yaptıklarından çok daha önemli.
Sen istesen de istemesen de,
Daha baskın.

Diyelim,
Bir limon ağacı aldın.
Onu götürüp kutuplara koydun.
Suyunu, gübresini zamanında, yeteri kadar verdin.
Ona gözün gibi baktın.
Neye yaradı?
Hiç.

Ağacın yaşamasını sağlayamazsın.
Çünkü kutup iklimi, limon ağacı için uygun değil.

Yaşamında da durum bu.

Etrafındaki herkes birer limon ağacı.
Sen iklimsin.

Onlara verebileceğin en değerli şey:
Yumuşak bir iklim.
Her durum ve her koşulda.

Bunu yapamamanın bedeli ise ağır:
Çocuğun ile ders çalışıyorsun.
İçinde öfkelisin.
Öfken, iklim oluyor.
Çocuğun, öfken altında küçülüyor.

Eşin ile yemek pişiriyorsun.
İçinde gerginsin.
Gerginliğin, iklim oluyor.
Eşin, gerginliğin altında sıkışıyor.

Müşterin ile sohbet ediyorsun.
İçinde endişelisin.
Endişen, iklim oluyor.
Müşterin, endişen altında eziliyor.

Oysa onlara iyi gelmek istemiştin.
Ne yaptıysan bu uğurda yapmıştın.

Ama işte, burası duyması zor kısım:
Yaptıklarını, ikliminin
Önüne koyduğun sürece,
İlişkiler daima zor olacak.

Mevlânâ Celaleddin Rûmî diyor ki:
“Testinin içinde ne varsa dışına da o sızar.”

Dışarı verdiğin iklimi,
İçindeki iklim belirliyor.

Testini öyle doldur ki,
Önce sen huzurlu ol.
Sonra, doğal olarak senden dışarı sızan iklim,
Sevdiklerine iyi gelsin.

Sonra,
Onlar için bir şeyler mi yapacaksın?
İster yap,
İster yapma.

Aslı Aydemir Aytaç
Master Certified Koç (MCC) · 14+ yıl deneyim · 7600+ saat seans
Hikayenin tamamı →