Dalga Geçer, Deniz Kalır
· Aslı Aydemir Aytaç
“Kırıldığın yerden onarıldığında, o yer en güçlü yerindir.”
Kintsugi Felsefesi
Karşımda 30 yaşlarında genç bir kadın var.
Bu, birlikte ilk seansımız.
“Ben kendimi neşeli biri diye tanımlarım. Ama son zamanlarda hiç keyfim yok.” diye giriş yapıyor.
Sonra belki yarım saat nefes almadan anlatıyor:
7 yıllık ilişkisi yeni bitmiş.
Bitiş biçimi dolayısıyla kendisini çok üzgün ve öfkeli hissediyor.
Henüz unutamadığını söylediği eski sevgilisi ile son dönemlerini detayıyla
Bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiriyor.
“Bana soluksuz anlattığın tüm bu yaşadıklarının en zorlayıcı tarafı ne?” diye soruyorum.
Seansın başından beri ilk kez duruyor ve cevap veriyor:
“Bu neden benim başıma geldi?
Bunun benim başıma gelmesi haksızlık.”
Bedenin, seni acıdan uzak tutmak için zihnini devreye sokar.
Zihnin tanıdık olana tutunur:
Durmadan düşünür, sorgular, neden arar.
Bu çabanın sonunda gerçek bir cevap yoktur.
O nedenle, zihninin uğraşı hiç bitmez.
Üstelik bu uğraş, mevcut acının üzerine eklendiğinde,
Bu, yeni ağırlıklar ve yeni yorgunluklar demektir.
Buna rağmen bu, evrimsel açıdan kusursuz işleyen bir mekanizmadır.
Çünkü sistemin, acıyı potansiyel bir tehdit olarak algılar.
Ondan kaçınmak, hayatta kalma şansını arttıracağı için
Kaçma tercihi, biyolojik olarak son derece mantıklıdır.
Ancak, sorunludur:
Çünkü bu hayatta kalmanı sağlar.
Ama yaşamana engel olur.
Karşımdaki genç kadın, hayatta kalmayı zaten çok iyi biliyordu.
Artık yaşamaya karar verdiği için bana gelmişti.
Seansın başında, o da senin gibi,
Bedenini zorlayan duyguları zihnine yönlendiriyordu.
Zihni acıyı dindirsin diye.
Ben bunun mümkün olabildiğini hiç görmedim.
Bedeninde açık olan bir yarayı, zihnin saramaz.
Bunu bedeninin bizzat yapması lazım.
Robert Frost’un dizelerinde dediği gibi:
“Tek çıkış yolu, içinden geçmektir.”
Seans süresince bu genç kadın,
Ona acı veren her şeyin içinden birer birer geçti.
Öfkesinin,
Üzüntüsünün,
Hayal kırıklığının.
Yüzleşmek ve gerçeği kabul etmek,
Kolay değildi.
Çok uzun süre ağladı.
Her göz yaşı,
O ana kadar bastırdığı, yok saydığı, ittirdiği
Bir parçanın dışa vurumu gibiydi.
İçindekileri dışarı çıkardıkça,
İçinde yer açıldı.
Rahatlamıştı.
Seansın sonunda yanaklarını, gözlerini, burnunu kuruladı.
Bakışlarında ferahlık vardı.
“Bu kadar kısa sürede bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.” dedi.
Cesurdu, kararlıydı, istekliydi.
Ve en önemlisi:
Kaçmamış, kalmıştı.
Dinmez dediğin acı,
Bazen hayal edemeyeceğin kadar kısa sürede,
Hafifliyor.
Hatta, yok oluyor.
Bazen mucize dediğin şey,
Kaçtığın neyse onunla yüzleştiğin zaman gerçekleşiyor.
Bunun için yalnızca sana ihtiyaç var.
Senin burada kalmana.
Dikkatini başka yerlerden alıp buraya vermene.
Dinle:
Dikkatin.
Senin sahip olduğun en değerli şey.
Herkes senden onu istiyor.
Ailen. Patronun. Müşterin.
Haberler. Reklamlar. Sosyal Medya.
Bir tane dikkatin var.
Doğduğundan beri,
Her yere, herkese dağılabiliyor.
O kadar dağılıyor ki, fark etmiyorsun.
Dağılması, normal gibi geliyor.
Şimdi işlevsel olanı normalleştirme zamanı:
Dikkatini nereye vereceğini seçmek,
Senin en önemli görevin.
Daha önemli hiçbir şey yok.
Çünkü dikkatini verdiğin yer,
Yaşam ile bütünleştiğin yer.
Sen yaşamında en çok ne ile bütünleşiyorsun?
Zihninle.
Bunun da bedeli ağır oluyor, biliyorsun.
Ama böyle olmak zorunda değil.
Bunu bir oyun gibi oynayabilirsin:
Zihnin daima bir şeyler söyleyecek.
Söylenenlerin karşısında otur.
Bırak, ne isterse söylesin.
Değiştirmeye, yönlendirmeye çalışma.
Sadece izle.
Dikkatini izleyici olmakta tutabilir misin?
Evet, bunu yapabilirsin.
Her defasında sadece bir adım.
Radyoyu açtın, farklı kanallar var.
Hepsine müdahale etmediğin gibi,
Zihnine de müdahale etmeden durabilirsin.
İzleyici olduğunu nasıl anlayacaksın:
Hiçbir şey yapman gerekmeyecek.
Mesela,
Fırtınanın tam ortasında mısın?
Kal burada.
Fırtınanın şiddetini hisset.
Kuvvetini hisset.
Kudretini hisset.
Bedenin zorlanabilir.
İzin ver.
Kaçma.
Dikkatini buraya ver.
Hani ağzına çok lezzetli bir şey atarsın da,
O kadar lezzetli olduğunu tahmin etmediğin için
Tat duyun devreye girer girmez, yüzün değişir ya,
“İnanılmaz, ne bu?” dedirtir sana,
İşte o lezzetli şey ile temasın, zamanı birdenbire nasıl yavaşlatıyorsa,
Sen de şimdi ve burada öyle yap.
Zamanı yavaşlat.
Fırtınanın tadını çıkar.
Ona kapılma.
İzin ver,
Fırtına fırtınalığını yapsın.
Ona kapılmak zorunda değilsin.
Şimdi ve burada,
Olmakta olana taraf olma.
Sadece izle.
Sonra mesela,
Sakinlik mi geldi?
Tam kalbinde dur.
Sakinlikteki yumuşaklığı hisset.
Hafifliği hisset.
Derinliği hisset.
Hani her şeyi tam da senin istediğin gibi olan bir yiyeceği ağzına atarsın da,
Böyle bir bütünlük ile karşılaşmayı beklemediğin için
Tat duyun devreye girer girmez, yüzün değişir ya.
“Olağanüstü, ne bu?” dersin,
İşte o tat, kendiliğinden zamanı nasıl yavaşlatıyorsa,
Sen de şimdi ve burada öyle yap.
Zamanı yavaşlat.
Sakinliğin tadını çıkar.
Ona kapılma.
İzin ver.
Sakinlik, sakinliğini yapsın.
Ona tutunmak zorunda değilsin.
Şimdi ve burada,
Olmakta olana taraf olma.
Sadece izle.
Çünkü her şey gelir ve geçer.
Fırtına da sakinlik de.
Zen’de söylendiği gibi,
“Dalga geçer. Deniz kalır.”
Sen dalgayı izle.
Denizi hep orada.